Dönüşen Dünya, Direnen Türkiye Dış Politikada Kırılmadan Esnemek Mümkün mü?

11 Mart 2005

 Dış politika prensip olarak uzun dönemli genel hedef ve ilkeler çerçevesinde sürdürülür. Hiçbir ülke sadece karşılaştığı olaylara tepki vererek uluslararası alanda etkin olamaz. Hedeflerin ne kadarının gerçekleştirilebileceği ise, ülkelerin kararlılıkları ve uzun erimli planlama kadar, uluslararası konumları, etkinlikleri, diğer devletlerin o ülkeyle ilişkilere verdikleri önem, ekonomik gelişmişlik düzeyi, kısaca uluslararası güç dengesi içerisindeki yerlerine bağlıdır. Ne kadar kapsamlı ve uzun erimli plan yapılırsa yapılsın, bunlar ancak devletlerin güç unsurları ve uluslararası konumlarıyla ilişkilendirildiklerinde anlam kazanırlar. Olanak ve gücünün ötesinde hedefler koyan devletlerin bunlara ulaşmaları mümkün olmayacağı gibi, sahip olduğu imkânları yeterince değerlendiremeyen ve olanaklarının altında beklentileri olan devletlerin de potansiyellerini gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Diplomasi bu ikisi arasında denge bulma sanatıdır.

Öte yandan, milletleşme sürecindeki halklar kendileri ile dışarıda bıraktıkları arasında ayırıma giderken, yani “biz”e karşı “öteki”ni yerleştirirken, bir takım psikolojik dönüşümler sonucunda “biz”i olduğundan daha zayıf ve karmaşa içerisinde; buna karşılık “öteki”ni de olduğundan daha güçlü ve daha planlı kurgularlar. Bu çerçevede, Türk kamuoyunda hakim olan genel bir kanı, Türkiye’nin dış ilişkilerini yürütürken bir türlü uzun dönemli planlama yapamadığı, “büyük devletlerin her ayrıntısını planlayarak” yürüttükleri oyunda piyon olduğu ve Dışişleri Bakanlığı çalışanlarının itfaiye görevlisi gibi sıklıkla günlük yangınları söndürmeye çalışan, ülke gerçeklerinden uzak kişiler olduklarıdır. Üstelik, bu kanı genel anlamda kamuoyu ile sınırlı kalmayıp, sıklıkla siyasetçi, köşe yazarı ve hatta dış politika uzmanlarınca da dile getirilmektedir. Genel olarak yabancı uzmanların bu görüşe katılmamaları bir yana, önemli yapısal sorun ve sınırlamalarına rağmen Dışişleri Bakanlığı, Türkiye standartlarının üzerindeki çalışma temposuyla, uzun vadeli önceliklere sahip bir dış politika yürütmeye çalışmaktadır. O kadar ki, iddia edilenin aksine Türkiye, dış politikasını uzun yıllar büyük kırılmalar yaşamadan belirli prensipler çerçevesinde sürdürmüş ve gelinen noktada bu sefer Dışişleri Bakanlığı sıklıkla “tutuculuk” ve “statükocu” olmakla suçlanır olmuştur.

Gerçekten de, 1923’den bugüne Türk dış politikasının genel bir değerlendirmesi bize kırılmadan çok esneme olarak tanımlanabilecek bazı dönüşümlerin ötesinde, büyük ölçüde uzun dönemli sürekliliklerin hâkim olduğu bir resim sunar. Bu sürekliliğin arkasında Türkiye’nin tarihi tecrübeleri, yerleştiği coğrafya ve kendisine seçtiği yönetim felsefesinden kaynaklanan ve kısa dönemde değiştirilemeyecek yapısal unsurlar vardır. Büyük ölçüde yönetici elitlerin ve dış politikaya yön verenlerin bilinçaltına yerleşmiş bu unsurların dönüşümü, bir transatlantiğin okyanusta rota değiştirmesi gibi ağır, zahmetli ve zaman alıcıdır. Çevreden gelen zorlayıcı dalgalara direnmek transatlantiğin doğası gereğidir. Düz bir rota tutturmak çok zorlaştığında, rotada gerekli küçük esnemeler yapılabilir, fakat temelli ve köklü rota değişimi ancak dev tsunamiler (devletler için büyük travmalar – örn. savaşlar) sonucunda mümkün olur. Nitekim Türk dış politikasında zaman zaman görülen esneme ve yön değiştirmeler de büyük ölçüde yumuşak geçişler olup, sert dönüşümlerden hep kaçınılmaktadır.

Türk dış politikası açısından en önemli dönüşüm/kırılma noktası aslında İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş anıdır. 1923’ü farklı şekillerde okumak mümkünse de, uluslararası politika penceresinden, birbirinden kesin bir şekilde ayrılan iki farklı devlet modeline işaret eder: Genel itibariyle değişken sınırları ötesinde yayılmacı politikalar izleyen imparatorluk ile sahip olduğu kesin sınırları korumaya yönelen, yayılmacılığın istisna olduğu cumhuriyet. Bu nedenle, 1923 Türkiye için bir taraftan geçmişten önemli bir kopmayı temsil ederken, diğer taraftan neredeyse 2000’li yıllara kadar şaşmadan sürdüreceği “statükocu” dış politika anlayışının da temelidir. Türk dış politikasına uzun yıllar damgasını vuran bu yaklaşım kuşkusuz zamanla evirilmiştir, fakat Türkiye, 2000’li yılların başında hâlâ, küresel hegemonun yoğun baskısına ve değişimden avantaj sağlayabileceği değerlendirmelerine rağmen, Irak’ta Saddam Hüseyin rejimine karşı harekete geçmeyi, diğer nedenlerin yanı sıra, Orta Doğu’da “statükonun bozulmasının ortaya çıkartacağı karmaşadan çekindiği” için reddedebilmiştir.

Yine de, 1920’lerde ortaya koyulan statükocu yaklaşımla 2000’lerde örneklerini gördüğümüz anlayış arasında önemli bir yapısal faklılık göze çarpmaktadır. Dış politika yönelimi anlamında statükoculuk, 1920’lerde uluslararası literatürde kullanılan anlamında, yani mevcut düzenin korunması olarak algılanırken, bugün gelinen noktada artık “hareketsizlik”, “hiçbir şey yapmama”, “taraf olmama” gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Statükoculuk, normal anlamında ele alındığında, mevcut yapının korunması için harekete geçmeyi de içeren ve gerektiğinde “aktif” olabilen bir dış politika yaklaşımıdır. Bu anlamda Cumhuriyetin ilk yıllarındaki statükocu yaklaşım, ülkenin zayıflığı ve komşu bölge (Ortadoğu, Kafkasya ya da Balkanlar) dengelerindeki değişimlerin Türkiye'nin sınırlarını da sorgulamaya açabileceği endişesinden kaynaklanan rasyonel bir tercihti. Yıllar içerisinde Hatay ve Kıbrıs örnekleri bu ısrarlı tercihin istisnaları olmuş, genel politika yönelimine dönüşmemiştir. Fakat 1980’li yılların siyasal ve sosyal dönüşümlerinden sonra evrimleşen statükocu tavır, mevcut yapının korunması için bir çaba göstermekten bile uzak durmaya çalışan, belirgin bir hareketsizlik içerisinde değişime direnen bir yaklaşım halini almıştır. Açıklanması çok zor bir siyasi atalet psikolojisi, değişim ve dönüşümden korkma ile çeşitli siyasi tercihlerin beraberinde getirebileceği konum kaybı endişeleri sonucunda ortaya çıkan bu durum, henüz dış politikada topyekun bir kırılmayı temsil etmiyor. Yine de özellikle üst düzey yönetim kademesi ile kamuoyu yönlendiricilerinin düşünce tarzında, ülkenin sahip olduğu güç olanaklarıyla bağdaşmayan, yaygın bir içe dönüş ve tutuculuğa işaret etmektedir. Dış politikada pek normal olmayan bir içsel hareketsizlik ortaya çıkan bu “tercihte bulunmama tercihi”, Türk dış politikasında etki(n)sizliği de beraberinde getiriyor.

Türk dış politikasının uzun dönemli bir başka eğilimi de “Batılı” olmaktır. Batılı olma kavramı burada basitçe “Batıcı” ya da “Batı yanlısı” olma anlayışından daha geniş bir anlamda kullanılmakta; dünya görüşü, ideolojik yönelimi, politika tercihleri ve ittifak ilişkilerinde “Batılı” olma tercihini ifade etmektedir. Türk dış politikasında devamlılık arzeden bu temel yönelim o kadar kararlı, açık ve süreklidir ki, bunu basitçe “tehdit algılamaları” ya da “yönetici sınıfın çıkarları” gibi klişelerle açıklamak mümkün değildir. Bu tür basitleştirilmiş açıklamaların ötesinde Türklerin Anadolu’ya gelişleriyle başlayan yaklaşık 1000 yıllık süreçte, önce düşman, fetheden üstün güç, sonra başarısız taklitçi, en sonunda da takipçi ve müttefik olarak hep “Batı” ile ilişki içinde olmanın sonucunda ortaya çıkan etkileşim, Cumhuriyeti kuranların siyasi/toplumsal düzlemde Doğu’yu reddedip, Batı’yı kucaklamalarıyla birleşince, neredeyse bilinçaltına nakşedilmiş uzun dönemli bir geleneğin/alışkanlığın içsel devinimiyle gelişmiştir.

Uzun yıllar ülkeyi yönetenlerin ortak paydalarından neredeyse kendiliğinden ortaya çıkan bu “Batılılık” anlayışı 1990’larla birlikte Türk siyasi/toplumsal yapısındaki oydaşmanın kırılması ve yeni aidiyet ve yönelimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte sorgulanmaya başladı. Her ne kadar, Türk dış politikasına 1950’lerde hâkim olan “Batı bağımlılığı” anlayışı 1960’ların ortalarından itibaren sorgulanmış ve “çok taraflı dış politika”, “üçüncü dünyacı anlayış” ve “bağımsız dış politika” gibi arayışlarla farklı açılımlar sağlanmaya çalışılmışsa da, bunların hiç birisi genel anlamda “Batı’ya karşı alternatif arama” noktasına ulaşmamış, en fazla “Batı’yı dengeleme” çabası olarak kalmıştır. 1990’larla birlikte bir taraftan Türkiye içi kırılmalar, diğer taraftan dünyadaki değişimler ve özellikle bu dönemde Türkiye açısından “Batı”yı temsil eden AB’yle ilişkilerde yaşanan olumsuzluklar, çeşitli iktidarları dış ilişkilerde AB’ye (Batı’ya!) alternatif arama noktasına getirmiştir. Çeşitli çevrelerce sürekli gündemde tutulan ve AB ya da ABD’yle ilişkilerde her yaşanan krizden sonra yeniden ısıtılan “Avrasya açılımı”, “Müslüman kardeşliği”, “Türk-Rus dostluğu”, “anti-emperyalist ittifak”, “Türk Dünyası” gibi arayışlar, farklı gerçekçi dış politika alternatifleri oluşturmaktan çok, bu görüşleri ortaya atan grupların siyasi dünya görüşlerine işaret etmektedir. Üstelik bu açılımlar, mutlak bir “ o ya da bu” tercihi şeklinde sunulmakta, sanki Türkiye’nin farklı kimlik ve açılımları aynı ayda birbirlerini destekler şekilde kullanılamazmış gibi sunulmaktadır. Bu yapılırken, klasik Türk dış politikasının en temel uygulamalarından olan “farklı güç merkezleri arasındaki nüanslardan faydalanarak çıkarlarını ilerletme” anlayışı da farkında olunmadan bir kenara bırakılmaktadır. Öte yandan, Türkiye’de siyasa yapımının üst noktalarındaki kişilerce dahi Batı’ya alternatif olarak dile getirilen alternatiflerin, bu tür bir “alternatif olma” arzu ve potansiyeli sergilemiyor olmaları da açıkça yapılan tartışmaların anlamsızlığına işaret etmektedir.

Cumhuriyet dönemi Türk dış politikası açısından süreklilik arz eden bir diğer nokta 19. yüzyılın şartları altında olağanüstü başarıyla sürdürülen Osmanlı diplomasisinin gerçekçi görünümüdür. Son yıllarında rakipleri karşısında zayıf kalan Osmanlı, dış politikasını diğer güçlerin çıkarları arasındaki gerilim çerçevesinde sürdürmeye zorlanmıştı. Bu ortamda yapılacak bir hata imparatorluğun sonu ya da en azından toprak kaybı demekti. Bu nedenle, devletin varlığı risklerin ve uluslararası şartların gerçekçi değerlendirilmesine dayanıyordu. Dönemin uluslararası sistemi olan “güç dengesi” ve Osmanlıların bunun temel özelliklerini iyi anlamaları sonucu İmparatorluğun gerilemesi 300 yıl sürmüş ve yıkılması da ancak bir dünya savaşı ile olmuştu. Kurtuluş Savaşı sırasında İtilaf Devletleri arasındaki, Soğuk Savaş döneminde de Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki farklılıkların Türkiyenin avantajına kullanılması bu dikkate değer diplomasinin 20. Yüzyıla yansımaları olmuştur.

Yakın dönem dış politika uygulama ve yorumlarında ise bu tecrübenin aksi talep ve beklentilerin sürekli gündeme getirildiği görülmektedir. Daha 1990’lı yılların ilk yarısında, Türkiye bir anda kendisini Sovyet tehdidinden kurtulmuş bulunca, sahip olduğu ekonomik, siyasi ve askeri olanakları yeterince hesaba katmadan Avrasya’da nüfuz mücadelesine girmekte bir sakınca görmemişti. 90’lı yılların başında hesapsız atılan adımların maliyetini ise 90’ların ikinci yarısında bölgede yaşadığı hayal kırıklıkları ve siyasi gerilemelerle ödedi. Benzer şekilde, 11 Eylül sonrası ABD’nin kararlılığını ve Türkiye’ye ihtiyacının boyutunu iyi değerlendiremeyenler, Türkiye olmadan ABD’nin Irak’a operasyon gerçekleştiremeyeceğine dahi kendilerini inandırmakta ve politikalarını bu yanılgı üzerine kurmakta bir beis görmediler. Bu yanlış hesabın maliyetini ise Türkiye bugün hâlâ ödemeye devam ediyor.

Genel bir tavır olarak benimsenen şüphecilik ve ihtiyatlılık da Türkiye’nin dış politika yapımında dikkat çeken uzun dönemli bir alışkanlıktır. Komşularıyla yüzyıllar boyunca devam eden savaş hali nedeniyle hiç bir devlete güvenmemeyi ve her an savaşa hazır olmayı öğrenen Türkler, Osmanlıların son yıllarındaki tecrübesiyle de olağanüstü ihtiyatlı ve diğer güçlerin niyetleri hakkında toplumsal olarak şüpheci olmayı benimsemiştir. Bunun Türkiye’ye yansıması her an tetikte olmayı gerektiren ve kimseye güvenmemeyi beraberinde getiren bir “güvensizlik psikozu”dur.

Sağlıklı bir şüphecilik, sağlam analizlere ve doğrulanabilir kaygılara dayandığı ölçüde devletlerin dış ilişkilerinde hata yapmalarını önleyen önemli bir meziyet olarak ortaya çıkar. Osmanlı tecrübesi Türkiye’ye uluslararası politikada hemen hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını, Cumhuriyet uygulaması da gerçeklerin hep birden fazla tonları olduğunu öğretmiştir. Fakat temeli olmayan şüphecilik, dünyayı tamamen düşmanlarla çevrili görme alışkanlığı paranoya ve dış ilişkilerde karmaşaya yol açmaktan başka bir işe yaramaz. Son yıllarda Türkiye’nin belirli kesimlerinin kendilerini içinde bulduğu bu durum, komplo teorileri ve analize dayanmayan popüler destekle birlikte dış politikada karar vericilerin işlerini zorlaştıran ve hesaba katılması gereken bir etken haline gelmiştir. O kadarki, enerji ihtiyacını Bor madeninden karşılamaya karar veren ABD’nin Türkiye’yi işgalinden, gelecekte Türkiye toprakları üzerinde hak iddia edebilmek alabilmek amacıyla çocukları Türk vatandaşı olsun diye İsrailli kadınların Türkiye’de doğum yaptıklarına kadar çeşitli tevatür büyük bir ciddiyetle sorgulanabilmektedir. Durumu daha da vahim kılan, bu tür değerlendirme ve analizlere devletin en üst kademelerinde, daha iyi bilgilenmeleri ve kararlarını korku ya da hislerine göre değil, sahip oldukları veri ve bilgilere göre vermeleri gerekenlerde de rastlanabiliyor olmasıdır.

Türkiye’nin diğer bazı dış politika süreklilikleri de ülkenin jeopolitik gerçekliklerinden kaynaklanmıştır. Bir ülkenin üzerine kurulduğu toprağın yapısı ile diğer toprak parçaları ve suyollarına göre konumu, hem yöneticilerin dış dünya ile ilişkilerini tanımladıkları psikolojik doğalarına, hem de ülkenin bağımlılıklarını şekillendiren işlevsel doğasına katkıda bulunur. Osmanlının Asya, Avrupa ve Orta Doğu arasında hem bir köprü, hem de bariyer olma rolünü miras bıraktığı Türkiye, bir ülkenin coğrafyasının dış politikasını nasıl etkileyebileceğine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Tarihsel olarak dünyanın en stratejik ve geleneksel olarak kontrolü için en çok mücadele edilmiş toprak parçalarından birisi üzerinde kurulu olan Türkiye, 1923’den beri önemli değişiklikler geçirmiş olmasına rağmen, stratejik konumu sabit bir veri olarak kalmıştır. Diğer devletler açısından ülkenin göreli stratejik değeri zaman içerisinde evrilmişse de, Türk karar vericilerin ülkelerini aynı anda bir Balkan, Orta Doğu, Kafkas, Karadeniz ve Akdeniz ülkesi yapan coğrafi konumunun önemi ve bu özel konumdan kaynaklanan tehdit algılamaları henüz radikal bir değişime uğramamış, sahip olunan coğrafi zenginlik Türkiye’nin yakın ve uzak çevresindeki bölgesel ve küresel değişimler ve dengeler konusunda fazlasıyla hassas olması zorunluluğunu beraberinde getirmiştir.

Öte yandan, Türkiye’nin stratejik önemi zaman içerisinde çerçeve ve içerik değiştirmiştir. Soğuk savaş döneminde Türkiye’nin stratejik değeri Atlantik İttifakı’nın güneydoğu kanadında SSCB’yi çevreleme konusundaki rolüyle doğrudan bağlantılıydı. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise SSCB’nin çökmesi durumu değiştirmekle birlikte, Türkiye’nin Batı ve ABD için önemini azaltmamıştır. Avrasya enerji koridorları üzerindeki konumu, dünyanın en sorunlu bölgeleri olan Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanların ortasındaki yeri ve ABD’nin İran ve Irak’a yönelik ikili çevreleme politikası için gerekliliği nedeniyle önemi devam etmiştir. 11 Eylül ve 3 Mart gelişmelerinden sonra ise Türkiye’nin stratejik değerinde önemli bir farklılaşma ortaya çıkmış, artık üzerinden konumlandığı toprak parçasından bağımsız bir stratejik önem tanımlaması belirmiştir. Türkiye’nin Batı (ve ABD) için değeri artık jeopolitik konumunun ötesinde, 11 Eylül sonrası dünyada dönüştürülmek istenen Genişletimiş Orta Doğu bölgesine model olabilme yeteneğiyle bağlantılı tanımlanır olmuştur. Bu yeni konum ve donanımı anlayabilmek ve gereklerini yerine getirebilmek ise 2000’li yıllarda Türkiye’nin karşılaştığı ve henüz nasıl başa çıkacağını bilemediği önemli bir meydan okumadır.

 

Soğuk Savaş Sonrası Değişen Dünya ve Değiştirilen Türkiye

Uluslararası sistemin yapısında 1991’de ortaya çıkan ani değişim, Türkiye’nin de dünyaya bakışını etkilemiştir. 1991’de Soğuk Savaşın sona ermesi, iki kutupluluğun ortadan kalkması ve uluslararası sistemin tek bir ülkenin diğerlerinin üzerinde hâkimiyet kurduğu bir yapıya doğru evrilmesi sonucunda uluslararası sistemde önemli bir kırılma yaşanmış, devletlerin dış politika çevreleri radikal biçimde değişmiştir. Bu gelişmenin etkilerini Türk dış politikasında da izlemek mümkündür.

Sovyetler Birliği’nin dağılması Türkiye’ye yönelik geleneksel tehdidi ortadan kaldırmakla birlikte, soğuk savaş sonrası dönemde bölgesel çatışmaları önleyecek mekanizmaların yokluğu ve yeni devletlerin ortya çıktığı coğrafyadaki istikrarsızlıklar, Türkiye’yi ciddi çatışma riskleriyle karşı karşıya bırakmıştır. Sistemin dönüşümü temelde Sovyetlere karşı kurulmuş ittifak sistemlerini sorgulamaya açmış, ortaya çıkan güç ve etki boşluğunu doldurmaya yönelen Türkiye dâhil devletler arasındaki rekabet yeni uluslararası gerginlikleri gündeme getirmiştir. Bu ortamda, eski Sovyet Bloğu’nun dışında hiç bir ülkenin stratejik pozisyonu ve güvenlik algılamaları Türkiye kadar değişimden etkilenmemiştir. Soğuk Savaş boyunca Avrupa’nın periferisinde Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’yla ilgili arzularının önünde bir engel olarak kendisine yer bulan Türkiye, güvenlik ve dış politikalarını Batı ve özellikle de ABD ile ittifakıyla ilişkilendirmişti. Fakat, soğuk savaşın ardından NATO’nun anlamı ve gerekliliği tartışılmaya başlayınca, Türkiye bir anda kendini güvenlik boşluğunda buldu ve yeni dönemin ittifak bağlantıları ve bunlardan sağladığı askeri ve ekonomik avantajlara zarar verebileceğini farketti. Ayrıca, Doğu Avrupa’da giderek istikrar kazanan liberal demokrasiler Batı Avrupa ile Rusya arasında bir tampon bölge oluştururken, Türkiye hala yakın çevresindeki belirsizliklerce tehdit edildiğini hissediyor ve aynı zamanda Batılı müttefiklerince yalnız bırakılma olasılığıyla karşı karşıya geliyordu. Böylece, bir taraftan, hızla değişen uluslararası politik gelişmelerin iki kutuplu sistemin temel özellikleri üzerindeki etkileri endişeyle izlenirken, diğer taraftan Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın göreli “güvenlik ve dengesi” üzerine kurulmuş geleneksel dış politika kalıplarını artık takip edemeyeceği de anlaşıldı. Türkiye’nin güvenlik ve dış politikalarının oturduğu temelleri kökünden sarsan bu algılama, ülkenin soğuk savaş sonrası konumunu yeniden değerlendirmesi gerekliliğini gündeme taşıdı.

Tam da bu dönemde, Türkiye’nin yakın çevresinde gelişen olaylar büyük ölçüde Türkiye’yi istediği planlamayı yapmaya fırsat bulamadan dış politikada belirli bir yöne doğru sürüklemeye başladı. Kafkasya ve Orta Asya’da kültürel, tarihi, dini ve soy bağlarının olduğu yeni devletlerin bağımsızlıklarını kazanmaları ile Orta Doğu ve Balkanlardaki gelişmeler, dışardan ABD’nin cesaretledirmesi içerden de “değişimci” Özal’ın zorlamasıyla, Türkiye’yi daha önce ısrarla kaçınmaya çalıştığı “bölge öncelikli dış politika” izlemeye sürükledi.

Bu genel yönelim değişikliğinin dışında, 1990’lı yıllar, tıpkı 1970’ler gibi, Türkiye’nin çok ciddi bir sorunlar yumağıyla boğuştuğu ve bunun dış politikaya yansıdığı dönem oldu. Kürt sorununun gündeme taşıdığı etnik temelli tartışmalar ve bunların sosyal, siyasi ve ekonomik yansımaları kaçınılmaz olarak ülkenin dış ilişkilerinde görüldü. Türkiye kendi içerisinde uluslaşmasını tamamladığını sandığı noktada, bu konuda aslında sorun yaşadığını fark ederken, dışarıda da “küreselleşme” olgusu gündeme oturmaktaydı. Fakat, ülke içinde yaşanan etnik ve dinsel temelli kimlik tartışmalarını kendine özgü bir gelişme olarak gören ve 1920-30’larda oluşturulan “homojen ulus devlet” tanımlamasından sapmalar olduğunu düşünen Türkiye, aslında bunların küreselleşmeyle birlikte gelen dünya sistemsel değişiminin yansımaları olduğunu fark edemedi. Ayrıca, uzun yıllar gözardı edilen Türkî coğrafyada ve yıllardır göç verilen Avrupa’da Türk Diyasporası peşinde koşulurken, bir anda Kafkasya halklarının Türkiye’deki diyasporaları ile Kürt kökenli vatandaşların sınır-ötesi akrabalarının varlığının görünür hale gelmesi, Türkiye için 90’lı yıllarda yeni bir tür “sınır sorununu” gündeme getirdi.

 

Türk Dış Politikasının Yapısal Sorunları ve AKP İktidarı

AKP’nin 3 Kasım seçimlerini kazarak iktidara gelmesiyle birlikte, iç siyasi yönelimleri kadar, dış politikada neler yapacağı da çok tartışıldı. Üstelik iktidara gelir gelmez dış politikada önünde birbirinden çetrefil sorunlar bulan AKP, tecrübesizlik, bürokratik kadrolara güvensizlik sonucu dar bir grupla çalışma ve uzman olmayan danışmanların alınan kararlardaki etkinliği gibi nedenlerle özellikle ilk aylarda ciddi zig zaglar çizdi. Yine de, sadece kısa vadeli sonuçlar itibariyle bakıldığında, AKP iktidarını en çok uğraştıran üç önemli sorunda (Irak krizi, Kıbrıs meselesi ve Türkiye’nin AB üyeliği süreci) bütün zig zaglara rağmen kötü bir noktada olmadığı söylenebilir. Fakat konuya uzun vadeli sonuçlar itibariyle ve diğer alakalı konularla birlikte bakıldığında, bu kadar iyimser bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Özellikle, elde edilen olumlu sonuçların iktidarın kararlılığı ve planlanmış politika adımlarıyla elde edilmediği, büyük oranda ulusal ve uluslararası konjektürün uygun dönüşümü sonucu ortaya çıktığı düşünülürse, durum daha da hassas bir hal alır.

Fakat öncelikle, AKP iktidarının bugüne kadar dış politikaya hem temsilcisi olduğu İslami geleneğin daha önceki denemelerinden, hem de geleneksel partilerin dış politika anlayışlarından farklı bir üslupla yaklaşmakta olduğunu vurgulamakta fayda var. AKP iktidara yürürken en çok tartışılan konulardan birisi partinin kimliği ve kendisini siyasi yapının neresinde konuşlandıracağı idi. Özellikle partinin İslami temelleri kuşku uyandırıyor ve gizli bir ajandası olup olmadığı sorgulanıyordu. Parti liderleri ise, kendilerini iktidara taşıyan farklı gruplar koalisyonunun farkında olarak, sürekli kendilerini muhafazakâr merkez sağda konumlandırdılar ve burada da Refah ve Fazilet partilerinden çok 1950’lerin Demokrat ve 1980’lerin Anavatan partilerinin devamı olduklarını vurguladılar. Nitekim AKP liderliğinin ilk açıklamaları da dış politikada Refah-Fazilet’in temsil ettiği İslamcı gelenekten farklı bir yaklaşımı deneyeceklerini gösteriyordu.

Gerçekten de, AKP’nin bugüne kadarki dış politika performasını Refah Partisi deneyimiyle karşılaştırmak çarpıcı farklılıklara işaret etmektedir. Her ne kadar Dışişleri Bakanlığı koalisyon ortağı Doğru Yol Partisi’nin elinde idiyse de, Erbakan’ın ideolojik yaklaşımı Refahyol dönemine damgasını vurmuştu. Geleneksel dış politikaya meydan okuma hevesiyle Erbakan ilk dış ziyaretini İran’a gerçekleştirmiş, ardından bürokratların uyarılarına rağmen, kısa sürede Mısır, Nijerya ve Libya’ya gitmişti. Libya’da Kaddafi karşısında yaşadıkları ise kafiledeki Refah Partili milletvekillerini dahi rahatsız etmişti. Ayrıca, askerlerin baskısıyla İsrail’le askeri işbirliği anlaşması imzalamış olmasına rağmen, iktidarda bulunduğu sürede ilişkilerin geliştirilmesinden duyduğu rahatsızlığı düzenli olarak gösterdi. Genel olarak anti-AB, anti-Batı bir söylem geliştirerek, G-8’ler gibi alternatif arayışlara yöneldi. AKP ise daha en başından farklı davrandı ve Refah Partisi’nin aksine, dış politikada açıkça Dışişleri bürokrasisi ve özellikle de askerlerle çatışmaktan kaçındı. Her ne kadar zaman zaman çeşitli “alternatif” arayışlar dile getirildiyse de, özellikle MGK’da eleştiriyle karşılaşınca hemen geri adım atmaktan da çekinmediler. Refah’ın genel olarak Batı karşıtı duruşunun aksine, açık bir biçimde Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri geliştirmeye soyundular. İktidara geliş sürecinde ABD yönetimiyle kurdukları yakınlık, Irak yüzünden sekteye uğradıysa da, devam etti. Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda ise sadece Refah Partisi’nin değil, bugüne kadar AB’ye yakın duran tüm iktidarların ötesine geçtiler. Belirli bir dönem söylem düzeyinde yaşanan gerginlik dışında, İsrail’le ilişkiler de fazla bir aksamaya meydan vermeden devam etti.

AKP dış politikada geleneksel partilerden farklı bir üsluba sahip olduğunu da kısa sürede gösterdi. Kıbrıs konusunda çeşitli iktidarlarca defalarca gündeme getirilen, fakat Rauf Denktaş’ın Türkiye’deki etkinliği ve çeşitli kurumların direnişiyle karşılaşınca vazgeçmek zorunda kaldıkları kökten yaklaşım değişikliğini uygulamaya sokarak konuyu sürekli gündemde tuttular. AB uyum paketleri konusunda daha önce hiçbir partinin olmadığı kadar ısrarcı ve radikal oldular. Tüm bunlar elbette AKP’nin iktidara geldiğinde daha çok yeni kurulmuş bir parti olması, konjektür gereği sistemle kendini özdeşleştirmeye gerek kalmadan hızla iktidara taşınmış olması ve genel dünya görüşü çerçevesinde ulus-devlet ve ulusal çıkarlara diğer geleneksel partilerden farklı bakması sayesinde mümkün oldu.

Fakat dış politikanın geneline yönelik olumlu sayılabilecek bu gözlemleri aşıp, olayların derinine indiğimizde, bu sefer karşımıza dış politika alanında büyük ölçüde hazır olmayan bir kadro, el yordamıyla sürdürülmeye çalışılan politikalar ve birbiri ardına yapılan hatalar çıkmaktadır. En kısa şekliyle “yapılabilecek tüm hataları yapıp, dört ayak üzerine düşmeyi başarmak” şeklinde özetlenebilecek AKP’nin Irak performansı, bu duruma iyi bir örnektir.

Tek başına iktidara gelmiş olmasına rağmen, ülke içinde bir türlü sağlayamadığı meşruiyetini dışarda özellikle ABD’ye yaslanarak sağlamlaştırmak istediği AKP’nin Irak konusuna daha en başından yanlış bir perspektiften yaklaşmasına neden oldu. Tayyip Erdoğan’ı daha Başbakan olmadan Beyaz Saray’da ağırlayan ABD Başkanına verilen sözler neticesinde ABD askerlerinin Türk topraklarına konuşlandırılması projesi, Parti liderliğinin alınacak kararın siyasi sorumluluğunu yüklenmekten çekinmesi neticesinde AKP milletvekillerinin oylarıyla TBMM’den geri tepince, Türk-Amerikan ilişkileri tarihinin en kötü dönemine girdi. İşler bu noktada kalsaydı, hükümetin, ABD’nin baskıları sonucu “1 Mart tezkeresini geçmeyeceğini bile bile” Meclise getirdiği ve dolayısıyla Irak’ta başarılı bir manevra yaptığını söylemek mümkün olurdu. Fakat reddedilen tezkerenin hemen ardından yeni tezkere hazırlama çabaları ve bu da olmayınca daha sonra Iraklı Kürtlerce engellenen asker gönderme önerisi durumun farklı olduğuna işaret ediyor. Eğer Türkiye’nin önerisi Kürtlerin baskılarıyla reddedilmeseydi, şimdi Irak’tan bayraklara sarılı ayrılan tabutlar arasında muhtemelen yoğun bir şekilde Türkiye adresli olanlar bulunacaktı. Her ne kadar, gelinen nokta itibariyle, Irak’taki kaostan uzak kalınabilmiş olmasını olumlu değerlendirmek mümkünse de, bunun planlı bir politikanın sonucu olmaması, Türkiye’nin büyük ölçüde bir “şans” eseri bu noktada olması ve süreç içerisinde bozulan Türk-Amerikan ilişkilerinin hâlâ düzeltilememiş olması, gelecek açısından fazla umut verici değil. Üstelik süreç içerisinde “Türkiye’den başka alternatifi olmadığı” sanrısıyla ABD’yi oyalayarak “savaşın durdurulabileceğine” inanılmış olması, ortalığı kaplayan toz duman içerisinde ilan edilen meşhur “kırmızı çizgilerin” korunamaması ve “Süleymaniye vakası” ciddi analiz ve rasyonel karar vermede kara deliklere işaret ediyor.

Benzer şekilde, uzun süre Kıbrıs konusunda kendi politikasını belirleyemeyen AKP, bir tarafta Türkiye’yi AB’ye taşıma isteği ve bu isteğin Kıbrıs’ta çözüm olmadan olamayacağını fark etmesi, diğer tarafta “Kıbrıs’ı veren iktidar” olmanın siyasi maliyetini yüklenmekten kaçınma çabası arasında uzun süre bocaladı. Denktaş’ı devreden çıkartarak ilerleme arzusu ile Denktaş sonrası belirsizliklerin getireceği siyasi maliyet arasında gidip gelen AKP, sonunda AB tercihinin ağır basmasıyla Türkiye’nin Kıbrıs politikasında önemli bir dönüşüm gerçekleştirdi. Dışişleri bürokrasinin müzakere becerisi ve Denktaş’ın direnişleri sonucunda Annan Planı’nda elde edilen avantajlar ise Kıbrıslı Rumların tavrı nedeniyle uygulanamadı. Hükümet, gerçekleştirmek istediği açılımın siyasi sorumluluğunu üstlenmekten kaçındığı için zaman kaybettiyse de, geç de olsa aldığı tavırla, Türkiye’yi Kıbrıs konusunda 1974 Ağustos’undan beri belki de ilk defa uluslararası kamuoyunda olumlu bir noktaya oturttu. Yine de, bütün bunlardan ve verilen ödünlerden sonra Annan Planı’nı reddeden Rumlar, Kıbrıs’ın tamamını temsilen AB’ye girdiler ve bütün aksi söylemlere rağmen Türkiye’nin üyeliğinin önünü tıkayabilecek konuma yerleştiler. Türkiye ise geçici olarak elde ettiği avantajlı konumunu ne BM’de ne de AB’de yeterince değerlendiremedi ve KKTC’nin önünü açacak önlemleri Rumların kontrolünden kurtaramadı.

AB üyeliği için gerekenlerin yapılması konusundaki ısrarıyla, kendisinden menkul nedenleri ne olursa olsun, başka hiç bir partinin gerçekleştirmeye yanaşmadığı reformları kısa bir sürede hayata geçirmesine rağmen AKP, AB’ye giden uzun ince yolun dikenlerle dolu olduğu görmekte gecikmedi ve 17 Aralık sonrasında frene bastı. Gelinen noktada AKP’nin 3 Ekim 2005’de müzakarelere resmen başlamakla yetineceği, yaklaşan seçimler öncesi halk desteğini azaltacak önlemleri gerektirecek uyum politikalarını zorlamayacağı anlaşılıyor. Öte yandan, AKP döneminde Türkiye’nin AB macerası da, Irak ve Kıbrıs’a benzer şekilde, ilk bakışta göze çarpmayan ayrıntılar gizliyor. AKP ve ısrarlı politikaları olmasaydı, Türkiye’nin AB karşısında bugün geldiği noktaya gelemeyeceği açıktır. Fakat, Başbakan ve çevresindeki ekibin durum kötüye gidince tehditkar ifadeler kullanmaları, sık sık ABD’yi devreye sokma çabaları ve “Türkiye’nin alternatifleri”ne yaptıkları vurgu, hâlâ profesyonel bir dış politika yönetimine ulaşamadıklarının göstergeleri.

Sonuç olarak, AKP iktidarının bugüne kadarki dış politika bilânçosunun dalgalı bir resim yansıttığını söyleyebiliriz. İlk aylardaki tecrübesizlik, çekingenlik ve kararsızlık zamanla yerini daha dingin bir yaklaşıma terketti. Bunda hiç şüphesiz Abdullah Gül’ün Bakan olmasından sonra Dışişleri bürokrasisiyle geliştirdiği olumlu işbirliğinin de büyük payı var. Yine ilk aylardaki meşruiyet sorunu ve bunun dış ilişkilerde getirdiği zafiyet de % 42 oy alınan belediye seçimlerden sonra ülkedeki siyasi alternatif yokluğunun tescillenmesiyle aşıldı. Benzer şekilde, özellikle Irak krizi süresince hükümeti ve Başbakan’ı yanlış yönlendirdikleri anlaşılan ve dış politika konusunda tecrübesi olmayan danışmanların uzaklaştırılmaları da katkı sağlamış gibi gözüküyor. Öte yandan, dar bir grupla politika belirleme ve yürütme çabası hâlâ devam ediyor ve hükümet ısrarla kendi dar ekibi dışındaki alternatifleri dinlememekte direniyor.

 

Dünya nereye, Türkiye nereye?

George W. Bush’un ikinci kere başkanlığa seçilmesinden sonra, bir dört yılı daha küresel güçle çekişerek geçirmek istemeyen Avrupa devletlerinin söylemlerini yumuşatmalarına karşılık, Türkiye bir türlü ABD’yle ilişkilerini rayına oturtamadı. ABD açısından Orta Doğu’nun yeniden yapılandırılması projesinde hâlâ önemli ve kaybedilmemesi gereken bir ülke olarak Türkiye’nin, kendisi kabul etmek istemese bile, bölge ülkelerine model olarak sunulduğu aşikâr. Bu modelin Batı’dan (ABD ya da AB’den) uzaklaşarak başarısız olması, sunulan örneğin de başarısızlığını gündeme getirecektir. Ayrıca, Irak sonrasında değiştirilmek istenen iki ülkenin (Suriye ve İran) çevrelenebilmesi için de Türkiye’nin işbirliği gerekli. Irak’taki ABD güçleri, İsrail ve Türkiye tarafından çevrelenecek bir Suriye’nin, güç kullanmadan uygun oranda siyasi-diplomatik-askeri baskı kullanılarak dize getirilmesi mümkündür. Benzer bir analiz İran için de yapılabilir. Bu denklemlerde ABD açısından boşluk noktası, İran ve Suriye’yle ilişkilerini derinleştirmeye çalışan Türkiye. Bu durumda, Türkiye’nin önümüzdeki günlerde bir kere daha kendi bölgesel çıkarları ile ABD’nin küresel/bölgesel arzuları arasında denge kurma/tercih yapma ikilemiyle karşılaşacağı anlaşılıyor.

17 Aralık 2004’de Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanları Türkiye’ye tam üyelik müzakerelerine başlamak için kesin bir tarih verdi: 3 Ekim 2005. Önemli sayılabilecek bir takım sınırlamalara da yer vermesine rağmen, 3 Ekim artık geri dönüşü olmayan tam üyeliğe giden yolun çetrefilli başlangıcına işaret ediyor. Avrupa entegrasyonunun başlangıcından beri rekabet eden derinleşme yoluyla entegrasyon ile farklı politikaların uyumlaştırılması yoluyla entegrasyonu hedefleyenler arası mücadelenin merkezine oturan Türkiye, 17 Aralık’a giden süreçte Avrupa kamuoylarında uzun süredir ertelenen “Avrupa’nın ve Avrupalının ne olduğu” tartışmasında tarafların kristalleştirmesini sağladı. Bir diğer ifadeyle, Brüksel’de Avrupa, Türkiye üzerinden kendi kimliğini ve 21. yüzyıldaki sınırlarını tartıştı. Bu tartışmada esas itibariyle “dışa açık, çok kültürlü ve siyasi Avrupa” arayanlar, “içe kapanmacı, Roma-Hristiyan temelli ve coğrafi Avrupa” taraftarlarına karşı şimdilik üstün geldiler. Nitekim Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesi de bunun göstergesiydi. Fakat, mücadelenin o noktada bitmediğinin işaretleri de hemen Fransa ve Hollanda’daki Anayasa referandumları sürecindeki tartışmalarla geldi. Hiç şüphesiz bu tartışma, bir gün tam üye olmasına veya kesin olarak başka bir yola sapmasına kadar Türkiye üzerinden sürüdürülecek ve süreç uzadıkça daha karmaşık, daha usandırıcı ve daha kırıcı hale gelecek. Burada Türkiye’ye düşen soğukkanlılığını koruyarak, büyük-küçük her Avrupalı siyasetçinin yaptığı açıklamalara duygusal tepkiler vermemektir. Türkiye’nin vereceği plansız tepkiler sadece Türkiye karşıtlarının ve Avrupa kimliğini dar yorumlama taraftarı olanların elini güçlendirecektir. Dar bir Avrupa’da ise Türkiye’ye yer olmadığı açıktır.

Bu çerçevede, 1963’den beri çeşitli eksiklikleri (demokratikleşememe, insan hakları sorunları, kalkınamama v.b.) ve fazlalıkları (yüksek enflasyon, büyük nüfus, tehlikeli komşular v.b.) nedeniyle Avrupa’ya entegrasyonu geciktirilen Türkiye’ye son beş yıl içerisinde önce tam üyelik perspektifi tanınması, ardından müzakere tarihi sözü ve son olarak Brüksel’de tarih verilmesinin, Türkiye’nin çabalarının yanı sıra, büyük ölçüde Avrupa ve dünyanın dönüşümünün bir sonucu olduğu açıktır. Türkiye’nin AB üyeliğini gerekli hale getiren bu dönüşüm, bundan sonra da sürecin nasıl gelişeceğini belirleyecektir.

Kıbrıs konusu 1964 Johnson Mektubu’ndan beri Türk dış politikasının temel yönelimlerini etkileyen, dönemsel değişimlerini hızlandıran ve genel olarak başarı veya başarısızlığını test edebileceğimiz önemli nirengi taşlarından birisi olmuştur. Türk dış politikasının bu tarihten sonraki hemen her önemli dönüm noktasında karşımıza çıkan Kıbrıs, bugün bir kez daha Türkiye’yi önemli bir seçim ve dönüşümün arifesine getirmiştir. Bu ortamda, ülkenin acilen ihtiyaç duyduğu sihirli formül bir tutam sağduyu, bir bardak gerçekçilik, bir çay kaşığı tarih bilgisi, yeteri kadar hesap ile biraz da vizyon ve kararlılığın bir karışımından ortaya çıkabilir; fakat eldeki malzeme bol miktarda hamaset, duygusallık, hesapsızlık, bilgisizlik ve alakalı-alakasız her şeyi birbirine karıştırma becerisi. Türkiye’nin AB’yle ilişkileri çerçevesinde de giderek daha fazla öne çıkan Kıbrıs sorunu önümüzdeki dönemde Türkiye’nin uluslararası ilişkilerindeki enerjisinin önemli bir kısmını tüketecektir.

Bu arada, 11 Eylül’den sonra dünya jeopolitiğinde öne çıkan Karadeniz bölgesi, son iki yıldır özellikle ABD’nin temel ilgi noktalarından birine dönüştü. Önce akademik toplantılarda dile getirilen “Geniş Karadeniz” kavramı artık diplomatik/siyasi düzlemde de kullanılır oldu ve Orta Doğu’ya açılan kapı olarak bölgenin Batı’ya entegrasyonu ABD’nin ve AB’nin temel hedefi haline geldi. Bunu gerçekleştirmek üzere Batı’nın (özellikle ABD’nin) girişimlerine bölgedeki nüfuz ve etkinliği azaldığı için karşı çıkan Rusya Federasyonu, zaman zaman beklenmedik bir müttefik olarak Türkiye’yi yanında buluyor. Soğuk Savaşın ardından Rusya’yı çatışmacı olmayan çok taraflı işbirliği zeminlerine (örn. KEİB ve Blakseafor) çekmeyi başaran Türkiye, adım adım oluşturduğu yapının ABD girişimleriyle dağılmasını engellemeye çalışırken, ABD ise Irak sonrasında bölgesel çıkarları ABD’nin küresel çıkarlarından ayrışan Türkiye’nin Karadenizde giderek farklı bir yöne kaydığına ve Rusya’yı bölgede sıkıştırmaya yönelen ABD’nin planlarına engel olduğuna inanıyor.

Bu arada, sürekli artan ticaret rakkamları, karşılıklı yatırımlar ve ortak projelerle gelişen Türk-Rus ilişkileri, yakın dönemde stratejik işbirliğinin dahi tartışılabildiği bir noktaya ulaştı. Bu son gelişmede kuşkusuz en önemli etken ABD’nin her iki ülkeyi de rahatsız edecek şekilde “Genişletilmiş Karadeniz ve Hazar Havzası” bölgesinde konuşlanmakta olmasıdır. ABD’nin 11 Eylül sonrasında yavaş yavaş beliren “Dünyanın sorunlu bölgelerinde bizzat bulunma” politikası çerçevesinde önce Afganistan operasyonu vesilesiyle Orta Asya’da konuşlanması, ardından terörle mücadele adı altında Gürcistan’a girmesi, son olarak da renkli devrimlerle birlikte Ukrayna’dan Kırgızistan’a kadar geniş bir bölgede nüfuz mücadelesinin boyutlarını genişletmesi farklı nedenler ve boyutlarda Türkiye ve Rusya’da kaygı uyandırıyor. ABD’nin girişim ve desteğiyle bölge ülkelerinin demokratikleşme yolunda ilerlemeleri, dışarıya açılmaları ve Rusya’nın etkisinin bölgede kontrol altına alınması Türkiye’yi memnun ederken, diğer taraftan aynı süreçlerin sıklıkla siyasi ve askeri istikrarsızlıklarla birlikte gelmesi, azalan Rus nüfuzunun yerini bu sefer Amerikan nüfuzunun doldurması ve sonunda Türkiye’nin bölgesel çıkarlarının ABD’nin küresel çıkarlarıyla çatışması rahatsızlık yaratıyor. Bu nedenle, Soğuk Savaş’tan sonra yıllardır Rusya’ya karşı ABD’yle işbirliği yapmakta olan Türkiye’nin son dönemde bu sefer ABD’yi dengelemek için “Genişletilmiş Karadeniz ve Hazar Havzası” coğrafyasında Rusya ile yakın pozisyonlar almaya başladığı görülüyor.

Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Türkiye’nin yapacağı seçimlerin uzun vadeli sonuçlara gebe olduğu ortadadır. Dünya dinamiklerinin sürekli değiştiği kaygan bir zeminde zor ve temel tercihlerle karşı karşıya kalan Türkiye’nin seçimini yaparken akılda tutması gereken sorular 17 Aralık sürecinde apaçık ortaya çıktı: Zirve öncesinde tahmin edilemeyen ve beklenmedik hiçbir yönü olmayan 17 Aralık kararının Zirve’nin ardından yoğun kafa karışıklığı ve tartışmaya yol açmasının ülkedeki aydın/entelektüel kesimin kafasının karışıklığı ve siyasi pozisyon kapma yarışının dışında herhangi bir açıklaması varmıydı? Türkiye temel doğruları konusunda toplumsal oydaşmalar oluşturmadan ve her adımda yeniden kendini sorgulayarak daha ne kadar akıntıya karşı kürek çekmeye devam edebilir? Sokaktaki simitçisinden ameliyathanedeki beyin cerrahına kadar herkesin birkaç gün içerisinde uluslararası ilişkiler uzmanı ve son dönemin moda ifadesiyle “stratejist” olduğu bir ülkede, hangi “uzman” kadrolar, nasıl dış politika alternatifleri üretebilir, müzakere yürütebilir? Böyle bir ortamda, en zor ve kapsamlı kısmının (bazı uzmanlara göre %80’inin) aday ülke içi pazarlıklardan oluştuğu AB müzakere sürecinde, Türkiye kendi içinde gerekli olan uzun dönemli kamuoyu desteğini nasıl sağlayabilir? Son olarak, Türkiye 3 Ekim’in bir son değil başlangıç olduğunu görerek, kısır tartışmaların ötesinde artık kendi önceliklerini belirlemeye başlayabilir mi?

Türkiye’nin dış politikasında uluslararası sistemden kaynaklanan yeni bir kırılma döneminden geçmekte olduğu açıktır. Uluslararası alanda artık öteleyemeyeceği sorunlarla kırılma noktasına gelen Türkiye için üç konunun öne çıktığı ve önümüzdeki dönemde etkili olacağı görülmektedir. Öncelikle, 1980’li yılların ortasında başlayan kimlik (etnisite) tartışmaları çerçevesinde, etnik ve dinsel farklılıklar ile alt grupların Türk ulus-devleti içerisindeki yeri ve Türk ulusçuluğuna bunların nasıl entegre edilecekleri ya da entegre olup olamayacakları önümüzdeki dönemde Türkiye’nin gündemine damgasını vuracaktır. Bugün 1920’lerin, hatta çok daha öncesinin “Türk nedir, nasıl tanımlanır?” tartışması yeniden gündemdedir. Bu çok önemli tartışmanın sadece iç siyasette değil, dış siyasette de yansımaları olacaktır.

İkinci olarak, Türkiye, üzerinde hiç bir şekilde kontrolünün olmadığı tek süper gücün bölgesel politikalarının yansımalarıyla uğraşmaya devam edecektir. Kendi çıkarı için gerekli gördüğü tedbirleri alan hegemonun politikalarını değiştirmede fazla etkisi olamayan Türkiye gibi ülkelerin, dengeleyici kutupların yokluğunda, ABD’nin kendi küresel planları çerçevesinde alt bölgelerde gündeme getirdiği senaryolara tepki vermenin ötesine geçebilmeleri çok zor gözüküyor. Irak’ta son birkaç yıldır yaşananlar bunu en açık şekilde ortaya koyuyor. Bu düzeye ulaşmasa bile, örneğin Kafkasya’da ya da dünyanın başka bölgelerinde yaşanan süreçler de aynı noktaya işaret ediyor. ABD’nin dünya hegemonyasını bir süre daha uzatma mücadelesinin bir parçası olarak gördüğü bu süreçte, Türkiye gibi ülkeler buna karşılık verirken bir şekilde kendi politikalarını hegemonun politikalarıyla uyumlaştırmak ya da belli alanlarda çatışarak zarara uğramayı göze almak zorundalar.

Son olarak, Türkiye, bir sarkaç gibi, Avrupa’dan uzaklaştığı veya uzaklaştırıldığı her dönemde ABD’ye yaklaşmıştır. Bugüne kadar içsel dönüşümlerini büyük ölçüde dışsal etkiyle gerçekleştirebilen Türkiye’nin, 3 Ekim sonrasında AB’yle ilişkilerinin, iktidarın yukarıda sözü edilen mümkün oluğunca fiilen müzakere etmeme arzusuna rağmen, yeni bir ivme kazanması beklenebilir. AB’nin tam üyelik müzakere sürecinde Türkiye’den talep edeceği değişikliklerin, bügün ülkenin geldiği siyasal-sosyal-ekonomik gelişimişlik noktası üzerinde önemli etkisi olacağı açıktır. Bir ülkenin iç siyasi dönüşümü, demokratikleşme sürecinin devamı, ekonomisinin su üzerinde kalması ve dış politikasının şekillenmesi gibi çok çeşitli konuların tek bir düğüm noktasına bağlanması, tek bir tarihin bu kadar önemli hale gelmesi/getirilmesi şansızlık olmakla birlikte, 3(4) Ekim günü AB Dışişleri Bakanlarının aldığı karar Türkiye’nin iç ve dış siyasi dönüşümünde 2005’in son çeyreğinden itibaren yeni ve ciddi bir dönüşüm yaşanması için gerekli ilk girdi olarak algılanmalı; 2006’da ABD’nin yeni bölgesel talepleriyle AB’nin Türkiye’nin dış politikasından daha çok AB politikalarına yakınlaşması talebi arasındaki hassas denge dikkatle izlenmelidir.

 

*Bu çalışma "Rüzgâra Karşı Durmak: Türk Dış Politikası Kırılmadan Esneyebilir mi ?" başlığıyla Foreign Policy dergisinin Eylül-Kasım 2005 (No: 34) sayısında ve ayrıca PANORAMA Dergisi'nin Kasım 2005/ 15. sayısında yayımlanmıştır.